falcı hatun

Hayat ihanetsiz, insanlar pamuk şekerleri gibi yani hep çocuk kalacağız sanki seninle. İşte sen de böyle sev beni...

Permalink
Permalink

Ufalanıp giderken kalbim avuçlarında,
Ne düşündüğümün önemi nedir?
Kaybolup hapsolmuşken zihnime,
O siyah panikle örülmüşken her yanım,
Yine de boğula boğula yüzerken kollarına,
Nefesimin nerede bittiğinin önemi nedir?
Bir umutla bin adımı atarken düşmüşsem,
Ya da bir adımda sana gelirken sendelemişsem,
O umudu benden çalmak da nedir?
Karlı bir hatıra olarak kalmanı istemek,
İsimsiz bir gölgeden iyi değil midir?
Çocukken çaldığım elma olmanı dilemek de,
Büyümeme yardım etmeyeceğin anlamına mı gelir?

Permalink

Dalgaların içindeki bir kayıktım sadece,

Hırçın rüzgâr hep savurdu,

Rengini yitirmiş, eski bir tahta yığınıydı bırakılan,

Gideceğim yolu ben seçemedim.

Kayboldukça yalnız kaldım.

Kürek çektikçe yelkenlerimi parçaladım.

Hayat zorlu bir kasırgaydı,

Ve ödemem gereken bir bedel vardı,

Kıyıya süzülmek için…

Bütün kıyılar sendin tabi sevgili

Ama kayalıklarına savrulmayı ben seçmedim.

Sen çakıl taşlarını suya bağışlarken,

Ben küreklerimi kaybettim,

Sonrasındaki tenler umudunu yok ettim…

Sana bir meltem kadar yakın,

Ya da uzak olmak nedir bilir misin sevgili?

Kontrolsüz bir tahta yığınıyken,

Sadece beklemek rüzgârı, kıyılarına yanaşmak için,

Yanından gitmek, senden vazgeçmek,

Bunlar benim düşüncelerim değil sevgili!

Beni tüketen dalgaları ben yaratmadım!

Kayık olmayı ben seçmedim ki sevgili,

Senin kaya olmayı seçmediğin gibi…

Öyle susmamalısın, isyan etmelisin arada hayata,

Seni başlangıç kabul eden insanlara

Biz artık kavuşamayız sevgili!

Sen beni kucaklayana kadar kaybederim benliğimi,

Ufalanırım suyu bile hissedemediğin iliklerinde,

Ama sen anlatmalısın aşkımızı cahillere,

Onlar uçurumlarını kurtuluş sanmamalı,

Öğrenmeliler saçlarını savuran rüzgâra aldırmayı,

Ve öyle geri dönmeliyim ki yok olunca sana,

Bedenim öyle hükmetmeli ki senin zerrelerine,

Alev alev yanmalısın sıcaklığımla,

Ben güneş olup geldiğimde yanına,

Aşkla kavurmalısın sende onların çıplak ayaklarını,

Cennetin vadisi gibi görmemeliler uçurumlarını,

Yoksa vazgeçilmez olursun sevgili!

Onların mutlu başlangıçlarının sadece aracısı olursun.

Ben ne kadar saklasam da içimdeki aşk ateşini,

Masumiyetini parçalamazsan sen de kavrulursun…

Permalink

Midem bulanıyor doktor. Bana bir ilaç yazsana. Şöyle; insanları daha iyi tanıyım. Duyguları hafifletsin. Bedenimi güçlendirip duygularımı uyuşturayım. Bulantım geçsin köklü bahaneleri duyduğumda. Sesi beynimi tırmalamasın artık. ‘Seni seviyorum’ derken dudakları mühürlensin, gözlerim mühürlensin… İkimiz de eylemsiz kalalım. Üstümüz başımız kurumadan çıkalım bu sevişmeden

Permalink

Gözlerinde anlık bir şoktur kalbim, hıçkırıklarımı geçiren, Dudaklarının tutkusudur ağzımda ki kan tadı, gururumu deviren, Özlem olmamalı dilimdeki tuzlu nemin adı, gözlerimden gelen, Yanmış bir izmaritte saklıydı aşkın mat kokusu, ıslak anılarımıza gömülen, Suç muydu senide içimde istemem, tütünsüz bir nargileyken sen, Közün geçtiği gibi geçerdin, gümüşi gönül süzgecinden…

Permalink

Tüketiyoruz. Kalplerimizi, ruhumuzu ya da eşlerini, hayatımızı, kendimizi… Gülümsemeyi unuttuk; çocukluğumuzu tüketiyoruz, yaşamayı sevemedik; gökyüzünün renklerini tüketiyoruz, bağırsak birbirimizi, sussak kendimizi, ağlasak gözyaşlarımızı tüketiyoruz. 

Permalink

7.Bölüm

‘… Kime diyorum ben? Ne düşünüyorsun yine?’ ‘Haa…!’

Afalladım. Aptal yaratığın tekiyim. Benimle konuşuyordu. Yani uzun zamandır bunu iki üç günde bir yapmıştı. Üstelik ardı ardına bu kadar fazla cümle de kurmazdı. Neden bunu hem özlemiş hem de yadırgamıştım anlayamadım?

‘Benimle konuşmama kararı falan mı aldın sen?’ ‘Yoo… Yani, hayır. Şaşırdım sadece o yüzden.’ ‘Neye şaşırdın?’ ‘Sana. Uzun zamandır sesini duymak pek mümkün olmadı. Bana kızdığın için değil mi? Biliyorum, bak eğer beni affedersen bir daha bunu asla yapmam. Sana dokunmam. Gerçekten, bana güven ve beni affet sadece. Sesini duymak nasıl muhteşem bir şey bunu dile dökemem. Ben bununla yetinirim. Lütfen sadece beni aff…’

İşte o an beynim oyunlar oynuyor sandım. Kanatlarımdaki tüyler diken diken oldu. Soğuk bir rüzgâr girdi içeri sanki ama hiç üşümeden bütün uzuvlarımı kaldırdı ve gitti. Yanaklarıma ateşler çıktı. Kılcal damarlarımın hepsi dışarıya fırlamak üzereydi. Halının üzerinde kum sarısı başak dalı gibi ince çizgiler vardı. Her köşesinden bu çizgiler çıkıyor, sonra ikiye, üçe, beşe falan ayrılıp her yöne karman çorman ilerliyordu. Bu dört çıkış noktası da bir yerde mutlaka buluşuyordu. Çok karışık bir deseni vardı aslında ama uzaktan sıradan duruyordu. Bunu yapmak baya zor olmalı. Şu sağ alt köşeden çıkan çizgiyi parmağımla takip etsem sol üstten çıkabilir miydim acaba? İşte içinde bulunduğum durum da tam olarak bu, diye düşündüm halıya bakarken. Bu halı kaderimin hiyaroglifiydi sanki. Uzaktan baktığınızda tıpkı her varlığın kaderi gibi kusursuz bir düzeni vardı ama incelediğinizde karmaşık bir olasılıklar bütünüydü. Bense düşük bir olasılığa yatırmıştım her şeyimi. Fani bir aşka!

Duygular duygular duygular… Eskiden kızardım insanoğluna nazik oldukları için. Duyguların insanlara bahşedilen gereksiz bir eklenti olduğunu düşünürdüm sadece. Çünkü ben öyle değildim. İnsanları öldürmek zorundaydım ve zamanla işimle o kadar bütünleştim ki duygu gibi bir lüksü elimin tersiyle itmiştim.1833 yılında ağacın yapraklarını döktüğü aylardan biriydi. O zamanlar 121 yaşımdaydım. Hayatımda ilk defa bir bebeği annesinden ayırmıştım. Bu sefer henüz doğmamış bir bebek için geldiğimden otuz gün boyunca annesini izlemiştim. O yıllarda gördüğüm en güzel kadındı. Kızı da annesine benziyordu. Sadece sorumlu olduğum insanlara gözükebildiğimden annesi beni hiç tanımamış oldu. Ama ben küçük kızla henüz doğmamışken tanışmıştım. Geldiğimi anlamıştı. Onunla konuşmuyorduk ama birbirimizi hissedebiliyorduk. Annesi karnını okşadığında ondan algıladığım mutluluğun tarifi yoktu. Sonra doğum anı geldi. Onu o kadar benimsemiştim ki, görevimi devretmek istedim. Ama kabul edilmemişti. O kadar güzeldi ki dünyaya geldiğinde herkes ondan etkilenmişti. Beni merak ettiğini hissettim. Artık duyguları yoğunlaşmıştı, daha rahat algılayabiliyordum onu. Annesinin yanına doğru uçtum. Gözlerini hemen açtı ve gülümsedi. Sonra da zamanı dolmuştu. Elinden tutup yanağına bir öpücük bıraktım ve kanatlarımı açtım. O gün oraya bir beden bırakmıştım, bir bebeğin ruhunu almıştım ama aldım çok başka şeyler de vardı. Sevinç gibi, korku, üzüntü gibi, heyecan ve vicdan gibi… Yani 121 yıldır aldığı canları görev bilen bir ölüm meleğine, dolaylı bir katil olabileceğini düşündürmüştü narin bebek. Bu aşkı hissedebileceğim için, kalbimin daha hızlı atabileceği, gözlerimin dolabileceği için o günü yaşamıştım beklide.

 

Permalink Böylede rekor kırarım hani ( Hearts )     :D
Permalink
Permalink hayran olduğum bir Yiğit Özgür karikatürü daha:)